ARNAVUTLUK’TA BİR TİRAN, TİRAN’DA BİR KORKU EVİ

/ARNAVUTLUK’TA BİR TİRAN, TİRAN’DA BİR KORKU EVİ

ARNAVUTLUK’TA BİR TİRAN, TİRAN’DA BİR KORKU EVİ

YALANCI değildi.

Hatta tanıdığım en dürüst insandı babam. Bir tek o konu söz konusu olduğunda; sadece tek bir ülkeyi kayırır, “Ben de Arnavut’um!” deyiverirdi. Oysa ki değildi. Hem anası hem babası eskinin Yugoslavyası daha da eskisinin Osmanlısı’ndan; Tikveş’ten göçmüştü. Bir kez sorar gibi olmuştum “Baba niye böyle söylüyorsun?” diye, “Ha Arnavutluk, ha Tikveş.” demişti. Bir daha sormadım.

İşte o Tikveş’in bulunduğu günümüz Makedonyası ile komşu Arnavutluk. Güzeller güzeli Ohri Gölü’nü paylaşıyorlar. Kuzey batısında Karadağ, kuzey doğusunda Kosova, doğusunda Makedonya ve güneyinde Yunanistan. Batısında boylu boyunca Adriyatik ve karşı kıyıda İtalya. Şahane bir coğrafya, enfes stratejik konum. Ancak gitmek aklına gelir mi; vallaha ne yalan söyleyeyim ucundan bile geçmezdi. Balkanlar’da görmek isteyeceğimen son yerdi.

Biz küçükken Arnavut denilince bir yanda inadı ile kaldırımı, diğer yanda ciğeri ile Enver Hoca’sı gelirdi akla. Avrupa’nın ortasında tanıdık isimli birisinin liderlik yapıyor olması hoşa giderdi nedense. O bilinmez Demir Perdenin arkasında ne dolaplar dönerken, bir hoca halkına iyi davranırdı her halde, hele bir de adı Enver ise.

YALANIN içindeki gerçek her daim saklanmak ister, kendisine mütemadiyen bir yuva arar. İşte seninle oraya gideceğiz bugün, yalanın inine. Hazır mısın? Ancak hemen değil. Al eline pazar günü çayını ya da keyif kahveni, demlene demlene gezelim.

İki günlük eğitime iki gün de ben ekledim, elbette gezmek için. Nereye gidilir, çok yer var. Tiran başkent, aynı Roma gibi Adana gibi, denize yakın ama deniz şehri değil. Bugün hava yağmurlu, deniz kıyısını pas geçelim mi? Zaten güzel olan deniz epey güneydeymiş, o kadar vaktimiz yok. Elbasan, tava değil bir şehir adıymış ancak görecek daha güzel yerler varmış, onu da pas geçelim. Ohri Gölü uzak değil, yakın da değil. E nereye gideceğiz o zaman? Elbette herkesin ortaklaştığı yere, beyaz şehre. Berat [ya da Belgrad, aman Sırbistan’ın başkenti ile karışmasın] beyaz şehir demekmiş? Gidip bakalım gerçekten beyaz mı?

Berat’a gitmek için şehir merkezinin biraz dışındaki otobüs terminalini bulmak gerekiyor, gerçi terminal demek doğru olmaz, otobüslerin toplaşıp arkadaşlık ettikleri geniş alan diyelim. Kirin içine sinip ziftleştiği, bir zamanlar parlak renkleri ve çizgileri olan koltuk kumaşına mecburen temas ediyorsun. Yanıma narin bir kadın gelip oturdu. Elleri sanki kendisine ait değil; belki toprak belki ev işleri, büyük olasılıkla her ikisi birden topak topak yapmış. Konuşacağım, rahatsız etmek istemiyorum. Ancak iki saatlik yolumuz var daha.

Aslında ben böyle değildim, kadın erkek hiç düşünmeden ortaya bir laf atardım. Kişi istekliyse sohbet yürür, yoksa herkes işine bakardı. Peki ne oldu? Değiştim, değiştiğimin farkına bile varamadan hem de. Yoksa yaşlandım mı? İçimden şöyle laflar geçerken yakalar oldum kendimi “Hiç bulaşma şimdi; birinin eşidir, kardeşidir…” Toplum baskısını takmadığını zanneden ben hem de. Asıl nedenini bilmek zor, derin meseleler bunlar. İki etken olduğunu düşünüyorum, ilki elinin sıkılmaması gereken kadınlarla [ya kendileri istemediği ya da uygun görülmediği için] daha sık karşılaşır oldum. Bir de kadına karşı şiddet mesafelendirdi beni, iç sesim “Aman sen uzak dur, ne olacağı belli olmaz.” der oldu. Kötü mü bu durum peki? Evet çok kötü, insanı insan değil kadın ve erkek olarak görmeye zorluyor seni. Yani bu kadına karşı şiddet öyle bir şiddet ki hepimize karşı aslında. Bir de, söylemeden geçemeyeceğim çocuk konusu var. Her yerde konuşur, şakalaşırdım çocuklarla. Yurt dışında kesinlikle çok dikkat etmek gerektiğini öğrendim. İnsanlar yanlış anlarmış. O da bitti. Belki de ben değil dünya değişti. Çünkü herkesle ama herkesle konuşmak istiyorum hala.

Olan oldu, yanıma bayan oturdu. Sarsıldım kendime geldim, izin verecek misin o görünmez toplumun görünmez baskısına. Aaaa vallaha daha fazla tutamayacağım kendimi: “Merhaba ben Fehmi, Türkiye’den geliyorum”un bol jest ve mimikli İngilizcesini hayal et. Maria’nın İngilizcesi çat pat, neyse ki el ve göz denilen organlarımız var, ifadeyi nasıl canlandırıyorlar. Bir yer ile ilgili en ilginç bilgileri çoğu zaman oraya giderken yolda öğrenirsin. Seni bir ara Neuschwanstein’a da götüreceğim, en sıra dışı bilgileri şatoya varıncaya dek trendeki bir rehberden dinlemiştik. Hem de bize değil kendisini tutan Amerikalı turistlere anlatırken kulak misafiri olarak.

Konumuza geri dönelim. Berat’ın tam ortasında iki tarafı dağlarla çevrili bir nehir akıyor. Nehir güzel bir kız, dağlar ona aşık olan iki dev Tomorr ve Shpirag. Eeee savaşacaklar tabii, birinin kılıcı diğerinin topu var. Maria “Bak” diyor “Görüyor musun?”. Görülmeyecek gibi değil. Dağlardan birisini sanki kılıçla dilim dilim kesmişler, diğer dağın eteklerini de topa tutmuşsun  koca koca boşluklar açılmış. Ne mi olmuş peki hikâyenin sonunda, Maria’nın İngilizcesi yetmedi anlatmaya. Şaka şaka… Devler birbirlerini öldürmüş, genç kızımız da kendi göz yaşlarında boğulup Osum nehri olmuş.

“Bak!” diyor “Şu karşı dağları görüyor musun, İşte Enver Hoca’nın köyü orada.” Sonra, günümüze geliyor, yolsuzlukların ulaştığı ayyuktan söz ediyor. Gelir dağılımındaki eşitsizlikten, emeğinin karşılığını alamamaktan. Hristiyanlar ile Müslümanların bir arada yaşamalarına gelince konu, hiç sıkıntı olmadığını söylüyor. Arnavutlar genel olarak cana yakınlar, aynı Türkiye’de gibi, hiç yabancılık hissetmiyorsun.

Otobüsümüz varınca “Amcam şu otelin restoranında çalışıyor, meşhur bir tatlımız var, git ye.” diyor. Ayrılıyoruz. O gün başka ne yedim hatırlamıyorum, ancak o tatlıyı unutmam mümkün değil. Hayatımda yediğim en tatlı tatlı, bildiğin krem şantiye alabileceği kadar şekeri malzemeden gıdım çalmadan eklemişler.

O enerjiyle kaleye çıkmakta hiç zorlanmıyorum. Öyle güzel ki her yer. Bir defa mevsimden mi [Kasım ayında oradaydım] yoksa turistik bir ülke olmamasından ya da geçen yüzyılda yaşamasından mı kaynaklanıyor, çok sakin. 1980’lerde Türkiye’deki bir Osmanlı kasabasını hayal et, mesela Safranbolu ya da Mudurnu, evlerin hepsini beyaza boya; camileri olduğu gibi tut, ama kiliseleri de yıkma: İşte Berat! Neredeyse hiç bozulmamış, belli ki İstanbullular [kişisel almayınız] keşfetmemiş burayı. Eski bir evi tamir eden ustaların, daldan gözümün önünde taze taze kopardıkları portakalı ısırdıkları anın fotoğrafını çekmeye çalışırken yakalanıyorum. Yok canım ne kızacaklar, burada öyle “this is my life space / burası benim yaşam alanım” muhabbetleri yok. Aksine “Çek, çek, beni de çek.” diyorlar. Kimse yapışmıyor, bir şey satmaya çalışmıyor. Zenginler mi peki, yok canııım gayet fakirler ama gönülleri zengin. Bir portakal da bana veriyorlar, aslında şeker gibi ancak o garip tatlıdan sonra limonata tadı veriyor.

Kaleye doğru çıkarken bir anda evler bitiyor, etraf ormanlık. İleride surların arasında kale kapısı beliriyor. Vatanperverlik midir, nostalji midir, eğitim sistemi midir bilinmez yine aynı ses: “Ahhh, ahhh buralar hep Osmanlıydı.” Bu sesin megafonlu ruh halini, bir Midilli gezimizde otobüsün tamamının haykıra haykıra yaşadığını hatırlayıp gülümsüyorum. “Bize her yer Trabzon.” deyip ilerliyorum.

Gerçek bir Akropolis acaba nasıl görünürmüş, her merak ederdim. Bir tepenin en tepesinde tapınak kalıntıları durur ama şehrin geri kalanından eser yoktur. Burada tam tersi. Tapınak yok, şehir duruyor. Berat, nehrin iki tarafında iki mahalle halinde büyümüş, bir üçüncü mahalle de en tepeye kurulmuş. Enfes bir manzara. Karşı dağın kılıç izleri buradan daha rahat görünüyor, ova aşağılara doğru uzanıyor, bittiği yerdeki dağların orada da Enver Hoca’nın köyü.

Düşüncelere dalıyorum, acaba nasıl bir çocukluğu olmuştur o köyde. Yaşadığı neler, karşılaştığı kimler onu Enver Hoca yapmıştır.

Gün boyu yürüdüm Berat’ta. Gezecek tarihi eseri bol. Köprülerinden geçtim, çeşmelerinden sular içtim, pet şişesiz geçirdim tüm günümü anlayacağın. Güneşi Tiran’a dönüş yolunda otobüste batırdım.

 

Arnavutluk’a gidip nerede yemek yiyeceğim dersen Era Restoranı’na gitmelisin. Dışarıdan bakınca modern görünümlü bir İtalyan restoranını andırıyor, kaldı ki en güzelinden İtalyan yemekleri de servis ediyor, sen elbette yerel yemekleri yiyeceksin. Elbasan tavanın, Arnavut ciğerinin en güzelini. Ciğeri bizdekinden farklı, böbrek ile birlikte servis ediyorlar. Sonra geliyor sıra yine ve daima dondurmaya. Meşhur İtalyan gelatosu yemek için şehir merkezinin diğer tarafına geçiyorum. Şehrin merkezini “Bulevardi Dëshmorët e Kombit” ikiye bölüyor. Bir ucunda Tarih Müzesi, diğerinde de Üniversite var. Hoca döneminde bulvarın batı tarafındaki mahalle dışarı tamamen kapalıymış, orada sadece yöneticiler ve üst tabaka oturuyormuş. Bugün o yöneticiler gitmiş, yerini başka yöneticiler almış, yolsuzluk sürmeye devam etmiş. Şehrin göbeğinde tuğlaları sıvanmamış bir sürü apartman var, hemen yanında villalar. Şehir, ruhunu mimarisiyle ele veriyor. Meydanın ortasında tarihi bir mücevher, Ethem Bey Cami, duvar resimleri görmeye değer. Meydanın öbür ucuna modern bir katedral dikmişler, koca bir kubbe yığını, planını Ayasofya’dan alıyormuş, alakası yok, pek bir çirkin. İnsan her yerde bu kadar mı aynı olur, zihniyet hiç mi değişmez? Senaryo aynı, roller yer değiştirmiş o kadar; meydanda tarihi olan Cami, yeni yapılan ise kilise olmuş.

Ohhh, gelato pek lezzetli, birlikte eriyoruz. Elbette İtalya’dan geliyor. Sadece o mu, birçok şey İtalya’dan geliyor; süpermarkete girince aklın almıyor gördüğün ürünlerdeki çeşitliliği. Kara sınırları olmasa da hemen denizin ötesi İtalya. Aralarındaki ticaret epey canlı. Yüzde kaçı ithalat, yüzde kaçı ihracat, Arnavutluk’ta bir iki gün kalınca yanıtını buluyorsun. Dedim ya aynı hamam aynı tas.

Otelde olağanüstü güvenlik önlemleri, her yerde polisler, giriş çıkışta kontroller. Neden? İsrailli futbolcular benim otelde kalıyor. Elbasan Arena’da İsrail-Arnavutluk maçı oynanacak. E kaç kere diyeceğim zihniyet hiçbir yerde değişmiyor diye. Bu arada Plaza Otel, şehrin en güzel modern yapısı bence. Bir kare düşün, onu gökyüzüne doğru kat kat genişleterek yükselt, kenarlarını da yuvarla. Küçük Tiran’ın en yüksek binalarından olan otelimizin hemen önünden bizi bugünkü maceramıza götürecek zaman makinesi kalkıyor. Dün hava güzeldi, bugün yağmurlu, şemsiyeni al yanına, ıslanacaksın, hem de donuna kadar.

Otobüsten indim, Türkiye’de yapılaşmanın yeni bittiği mahallelerden birinde gibiyiz. Şehrin sonu dağa dayanmış, orman başlıyor. Hafif yokuşu tırmanınca, tepenin dibinde ağaçlarla kayaların arasında geniş bir tünel ağzı. Sesi nasıl tarif edeyim, tiz ama tok bir çekiç etkisi yaratıp, insanın beynine iniyor. Bu kesintisiz siren, yürüdüğün tünel boyunca çığırıyor. Hiç girmesen de olur içeri, yaşattığı etki baştan sona aynı olacak, kim akıl ettiyse, daha başlamadan havaya sokuyor, hatta havayla boğuyor insanı. Hayatımda bu kadar etkileyici bir canlandırma görmedim, görür müyüm de bilmiyorum. İşte Bunk’art. Enver Hoca ve ahalisini nükleer dahil her türlü saldırıdan korumak için yapılmış olan bu sığınak bir sanat alanına dönüştürülmüş, diğer yandan da bir tür müze. Komünist ordu ve rejim altındaki halkın nasıl yaşadığını anlatıyor.

Ruhunu soğuğa hazırla, önümüzdeki bir saat boyunca tünelin sonunda bilet satılan küçük kulübe dışında sıcaklık hisse veren başka tek bir şeyle karşılaşamayacaksın.

Bir ülke neden yüzlerce sığınak yapar ki. Demir perdenin gerçek yüzünü ilk kez kanlı canlı gözlerimle görüyor, kulağımla duyuyor ve kokluyorum. Dışarıda yağmur çiseliyor. Tünelin sonundaki geniş alan, geçici bir ferahlama hissi verip, seni iki tarafı ağaçlı bir yola yönlendiriyor. Biraz yürüyorsun, solunda doğanın içine betona gömülmüş kalın demir bir kapı. Bilemedin elli metre sonra bir tane daha. Dört, beş kapıdan sonra bizim kapımız geliyor. Girmeye hazır mısın? Klostrofobik isen, girmenin imkânı yok, sen beni dışarıda bekle.

Karanlık bir gün, etrafta tek bir Allah’ın kulu yok. Yalnızım ve yapayalnız hissediyorum. Aslında o kadar da yalnız hissetmiyorum. İlginç, garip bir kalabalık hissi var. Birileri, bu boşlukta havada süzülüyor sanki. Birileri… Daha önce buralarda yaşamış, göçüp gitmiş ama bir taraflarını burada bırakmış. Ürkünç. Kapı çok kalın, duvarlar çoook kalın. İçeri dalıyorum, acaba dalmasam mı, dönsem mi gerisin geri.

Mutlak sessizlik. Toprağın metrelerce altına inşa edilmiş, olası bir nükleer saldırı, deprem, aklına gelebilecek tüm cenabetlere karşı koruma altında aylar geçirilebilecek şekilde hazırlanmış bu binanın artık Enver Hoca’ya hayrı yok, kimseye hayrı yok. Sanata hayrı var, o da bugün değil, böyle bir havada kim etkinliğe gelir ki.

İzlemediysen muhakkak izlemelisin, Nicole Kidman’ın doğal soğukluğunu iliklerine kadar hissettiğin Ötekiler / The Others filmini. Burası o filmin korku evi atmosferini beşe katlar. Sonunu söylemeyeyim, izleyince bir de o gözle oku yazıyı. Bakalım bana katılacak mısın?

İnce uzun koridora dizilmiş hücreler, arı peteğinden tek farkı odaların altıgen değil kare olması. Sen ve ben artık, Kafkaesk evrende iki hamam böceğiyiz. Birbirine bağlı bir sürü koridor, onları birbirine bağlayan bir ana koridor. Labirent. Buradan çıkabilecek miyim? Tamam yönlendirici oklar var da, ya elektrikler kesilirse, bittim. Bir gün eğer buraya gelirsen sakın yalnız gelme, sakın yanına fener almayı unutma, sakın yağmurlu ve sakın sakın karanlık bir gün seçme. Ama kesinlikle gel buraya, haline şükretmek için, ülkenin böyle bir hale gelmemesi için elinden geleni neden yapman gerektiğini anlamak için, bir diktatörün korkusunun betonlaşmasını bire bir deneyimlemek için.

Düşüncelere dalıyorum, acaba nasıl bir çocukluğu olmuştur o köyde. Yaşadığı neler, karşılaştığı kimler onu Enver Hoca yapmıştır.

Hadi bütün suçu tek bir insanın üzerine atmayalım, aynı tek bir insanı kahramanlaştırırken tam tersini yaptığımız gibi. Tüm suçu demir perdenin arkasına da süpürmeyelim, dışında kalır gibi yapan öteki dünya masummuş gibi.

Bunk’art her bir odasında Arnavutluk tarihini gözünün önüne seriyor. Bir an kendini ilkokul sınıfında, diğerinde o dönemin misafir odasında buluyorsun. Duvara yansıtılan videolar, herhangi bir müzedekinden bin kat fazla etki yaratıyor, bu atmosferde.

Dünyanın sonu geliyor ve sadece bazı özel insanlar yerin dibine saklanıp kurtulacaklarını sanıyor, bu yalana inanıyorlar.

YALANIN içindeki gerçek her daim saklanmak ister, kendisine mütemadiyen bir yuva arar.

Gerçek ise sadece aydınlık peşindedir.

Hadi çıkalım bu inden!

By |2019-01-20T00:02:26+03:00Ocak 19th, 2019|ÜLKE, EŞYA, FİLM, KİTAP, ŞEHİR, İSİM|2 Comments

2 Comments

  1. alpax 20/01/2019 at 19:49 - Reply

    Arnavutluk’ta ‘arnavut ciğeri’ diye bir yemek yok (böbrekle karıştırlan başka bir şey). Osmanlılar zamanında sakatat işi Arnavutlar’da olduğundan, soğuk olarak servis edilen ciğere bu isim yakıştırılmış olabilir. Bir kez daha bakmanızı öneririm.

    • hayatevi 24/01/2019 at 01:14 - Reply

      Aynen söylediğiniz gibi. Böbrek ile karıştırarak farklı bir şey yapıyorlar. Merakımdan yedim, hoşuma da gitti.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: