Erkek doğuramaz. Yuvayı da dişi kuş yapar. Öyle de oldu. Ebru doğurdu, yuvamızı Umut ve Çınar ile doldurdu. Bu kıyas götürmez durumla nasıl başedebilir ki insan? Edemez! Biz erkekler takatimizin sınırını bilmeyiz. Hayat öğretir. Bedenen kadınlardan daha güçlü olduğumuz mitiyle iki doğumda bizzat yüzleştim. O surun önüne geldiğimizde, daha yüksek bir yerleri arayıp taramalı ve bulmalıyız ki hayata geniş bir açıyla bakabilelim.
Sanırım yüksek bir yer arayışının ta kendisiydi yazmaya başlamak. Belki de bu yüzden gittiğim her yerde bir dağ, tepe, kule, deniz feneri aradım hep. Üzerinden altı yıl geçiyor bugün – altıncı ayın altıncı gününde, doğum günümde – Memur Çocuğu’nun doğuşunun. Hatırlarsın, yazılarım bir memurun çocuğu olarak doğmuş ve kısa sürede Hayatevi’ne yerleşmişti.
İlk yazımı tekrar okudum bugün. Hadi gel seninle de okuyalım birlikte.
§
MEMUR ÇOCUĞU
Memur doğar.
Oyun oynar, okula gider, memuriyete girer. Çocuk yapar, onları okutmak ve hayata hazırlamak, kendisinden daha iyi bir konuma getirmek için canla başla çalışır. Anadolu’nun değişik yerlerinde yıllarca topluma hizmet verir. Kemerleri epey sıkacak kadar tutumluysa ev sahibi olur, şanslıysa biraz seyahat etme fırsatı. Emeklilik. Sonra…
Sonra ölür.
En azıdan babama böyle oldu.
Ben babamın oğluyum, memur çocuğu. Bu da benim canlı özyaşam öyküm ve bir şekilde hayatıma dokunmuş/dokunacak; hayatlarına dokunduğum/dokunacağım birçok kişinin, belki de senin. Özyaşam öyküsü tek bir kişinin öyküsü gibi görünse de diğerleri ile, çevremizle etkileşimden başka nedir ki? Biz birbirimizle etkileşimden başka neyiz ki? Bu bir soru ve sana yöneltiyorum.
Ortaokulda, edebiyat dersinde öğretmen bir yazardan söz etmişti -adını unuttum ama biriniz muhakkak hatırlayacaktır- pek de övgüyle söz etmemişti kendisinden, yazarımız okuruna birinci tekil şahıs ile sesleniyormuş, “sen” diyormuş; hatta o kadar laubaliymiş ki anlattığı konunun tam ortasında durup yemek tarifi bile verebiliyormuş. “Ahhh…” demiştim o zaman, “Tam benlik bir şey.”
Yıllar geldi geçti, “tam benlik şeyler”in hayatımı terketmesine seyirci kala kala 46 yaşıma geldim. Verilen mücadeleler, ödünlere dönüştü.
Sonra bir gün her şey allak bullak oldu. Ablamın 50. yaşgünü, yüzyılın yarısını devirdiği gün. Yakın arkadaşlar kutlamak için buluşmuştuk, herkes mutlu. Bir telefon geldi, eşim dışarı çıktı, sonra içeri girdi, sonra tekrar çıktı. Bu birkaç kez tekrarlandı. Biraz sinirlendim, eşimle 9 yıldır aynı yerde çalışıyorduk ve işin iş dışına taşınmaması, hayatımızı esir almaması için epey çaba gösteriyorduk. Kaldı ki Ebru bu tür şeylere çok özen gösterirdi, belli ki olağan dışı bir durum vardı. Ancak 50 yaş kutlamasının sarhoşluğu içinde, çok üstünde durmamaya karar verdim.
Olayın kokusu çıkmıştı, rengi ise ertesi gün belli oldu. Görünen oydu ki ikimiz de işsiz kalacaktık. Öyle de oldu. Ailelerinin özverisi sayesinde iyi eğitim almış, iş bulma konusunda birçok badireler atlatmış, işsiz kalma konusuna ciddi hassasiyet geliştirmiş, sonunda epey güvenceli bir iş bulma fırsatı yakalamış olan bu çift; bir anda, hiçbir belirti göstermeden, uyarı olmadan, şak diye… Ortada kaldık.
16 ve 5 yaşlarında iki oğul. Birisi iki sene içinde üniversiteye gidecek, diğeri hayata daha yeni başlıyor.
Kimdi hatırlayamıyorum, ancak her kimdiyse ona çok şey borçluyum. Bana, bir soru sorulduğunda hemen yanıt vermeme, zamanımı alma, üzerine düşünme ve belki de en önemlisi “BİLMİYORUM!” yanıtını verme hakkına sahip olduğumu hissettiren kişi. O anı sanki şimdi gibi yaşıyorum. Çok şaşırmıştım.
Bir anda işsiz kaldık. Çift gelirimiz aynı anda kesildi.
Tek mal varlığımız bir araba.
Neyse ki ailemizin evinde yaşıyoruz.
Şimdi ne olacak?
BİLMİYORUM.
Zaman gösterecek, ben yazacağım.
§
O gün bugündür yazıyorum, doya doya, keyifle. İşimizi kaybettikten sonra olanları biliyorsun, çoğunu anlattım sana. En yeni gelişme, büyük oğlum Umut dün, 22 yaşında üniversiteden mezun oldu. Çınar 11 yaşında, bu sene ilkokulu bitiriyor. Memur babanın oğlu olarak epey kemer sıkarak ikisini de okutmayı başarıyoruz eşimle birlikte. Yine biliyorsun, yurt içi ya da dışında her iş seyahatimin başına ya da sonuna günler ekleyerek, kendimi bir gezginmişim havasına büründürebiliyorum.
Bilmediğin bir şey: az kalsın yazılarım kitaba dönüşüyordu. Tam kontrat imzalama aşamasında hevesim kursağımda kaldı. Hani minnacık bir böcek kaçar ya doğada gezinirken burnuna, orada kalmaz erir gider ama hissi birkaç gün boyunca seni bırakmaz, işte bana da öyle oldu birkaç ay boyunca. Sonra başka bir iki şey daha oldu. Bil bakalım beni yine ne/kim kurtardı? Bir süredir ara verdiğim yazmak. Bu bekleme süresinde ileride yazacaklarıma ilişkin epey okudum, beslendim.
Altı yıl daha geçti. “Tam benlik şeyler”i hayatıma kazandırma çabamda 52 yılı devirdim. Gerektiğinde bazı ödünler vermek zorunda kalsam da birçok badireyi başarıyla atlattım.
Şimdi ne olacak?
HEM BİLİYOR HEM BİLMİYORUM.
Zaman gösterecek, ben yazacağım.
Bir Cevap Yazın