ÇAPAKSIZ AVRUPA ALAMANYA

/ÇAPAKSIZ AVRUPA ALAMANYA

ÇAPAKSIZ AVRUPA ALAMANYA

…Türkiye’nin parası az insanı çok.

Diğer yandan Almanya’nın ise çok parası ama az insanı var…

BBC’nin 1973’te hazırladığı Türkiye’den Almanya’ya göç belgeseli*

KAYBOLDUK…

Königstuhl Tepesi’ne tırmanıyoruz. Amaç, Alplerin kuzeyindeki en önemli Rönesans Saraylarından biri olan Heidelberger Schloss’a ulaşıp, şehrin muhteşem manzarasına nazır keyif yapmak ve elbette karnımızı doyurmak.

Asıl amaç, birlikte güzel vakit geçirmek.

Amcamın yüzü kıpkırmızı, birazdan kalp krizi geçirecek. Oysa onu en son gördüğümde rengi yeşildi. İzmir Enternasyonal Fuarı’nın tamamını gezip lunaparktaki bütün oyuncaklara üçer kez bindiğimizde yine aynı ekiptik: kusmak üzere olan amcam, kuzenim ve ben.

“Siz ÖL-DÜ-RE-CEK-Sİ-NİZ beni!” diye, oflaya puflaya o pütürlü derili elleriyle koca gövdeli ağaçları kavrayıp ayakta durmaya çalışırken; kuzenim ve ben, ilk gençliğin kendine has umursamazlığıyla içten patlamalı kahkahalar atarak ilerliyoruz. Nazımız amcamıza geçer, hayatta gerçekten şımarabildiğimiz belki de tek insana.

Ağaçların arasından, epey uzaktan görünen o kayalar acaba kaleye mi ait? Yok canım bildiğin dağ taş. Aslında kaleyi değil, kaleye ulaşmak için bineceğimiz füniküleri arıyorduk. Ne de olsa amcam alışkın bizimle böyle antik kuntik şeylere binmeye. Füniküleri bulamadığımız gibi kaleden gittikçe uzaklaşıyormuşuz. Birkaç saat sonra radyo ve televizyon antenlerinin dibindeyiz. Amcam öldü ölecek. Biz de öleceğiz, ama kıkırdamaktan.

1989, Fransız İhtilali’nin iki yüzüncü yılı. Fransa’da başvurduğum gençlik kampından gelen olumsuz yanıtı elbette “Türk olduğumuz için istemiyorlar bizi.” diye yorumluyoruz. Biyoloji öğretmenim bir Fransız, durumun farkında. Aylar öncesinden başvurmamıza, reddedilmem için hiçbir neden olmamasına karşın, hayır yanıtını almama içerleyip yazın beni kendi aile evine davet ediyor. Nasıl giderim? Almanya’da yıllardır işçi olarak çalışan amcalarımdan, hiç evlenmemiş, çocuğu olmamış büyük olanını  arıyoruz. “Ben bilet yollarım, gelsin!” diyor babama “Hem de yazı bizimle geçirir.” İlk defa Batı yani gerçek Avrupa’ya gideceğim.

Heyecan dorukta. Uçağım Stuttgart Havalimanı’na indi. Nejat Amcam karşıladı. Ludwigshafen‘a gidiyoruz. Burada her yer amcamın yıllardır bize taşıdığı bavul bavul hediyeler gibi kokuyor.

Yüzyıllar boyunca bir Alman bir Fransızların eline geçmiş; sonunda ne idüğü belirsiz bir halde Fransızların elinde kalmış olan Strasburg’a çok yakınız, iş bir tren biletine bakar. Dört günlüğüne öğretmenimin evine gidip dönüyor, sonra sıkılmaya başlıyorum. O yaşlarda bir ay çok uzun süre. Amcalarım yoğun çalışıyor, acaba ne iş yapıyorlar. “Beni de götürsenize bir gün işe.” soruma bir türlü yanıt alamıyorum. Nehrin karşı kıyısı Mannheim, kuzenimle yürüye yürüye gidiyoruz sık sık. İlk Espresso’yu burada içiyor, tart denilen şeyin bin bir türünü burada tadıyorum. Türkiye daha bu lezzetlerin farkında bile değil, öyle her köşe başında Coffee Shop’ların açılması on yıllar alacak.

Farklı, ama yine de pek bir şey yok buralarda! Var da yok gibi işte. Güneşi bozuk burasının, ha bire arıza yapıyor, Alamancıların pek sık dediği gibi kaput yani. Almanca da bilmiyorum ki, sokağa çıkıp insanlarla kaynaşayım. Sanki sokakta insan mı var? Akdeniz’de sokak insandır, burada sade asfalt. Temmuz sonları, bir anda yağmur bastırıyor. Tüküre tüküre yağıyor. Hava neme doyuyor, sonra soğuyor. Garip, grili mavili gökyüzümsü boşluk.

Her şey var burada! Televizyonda ne ürünler, çeşit çeşit. Reklamın kendisini değil sesini hatırlıyorum. Bir kadın, geniş ağzı gülümseme dolu bağırıyor: “PUUUuuunika”. Meyve suyu reklamı. Nerede bizim meyveler sebzeler. Sonra o biçim filmler var, bildiğin televizyonda, ulusal yayın. Geç saat olsa, herkes yatsa da baksak diye bekliyorum. İnanmazsın, her şeyi gösteriyorlar, yuh artık. Şeffaflık ve demokrasiyi çok farklı anlamış, çoğu zaman da yanlış anlamış iki ülke Türkiye ve Almanya. Her yer tertemiz Almanya’da, otlar bile aralarında organize olup disiplin içinde çıkıyorlar topraktan; “Bak abicim sen buradan çık, ben de şuradan. Ablam sen öbür taraftan…” Acayip memleket.

“E amca hani beni iş yerine götürecektin?” Tık yok! Artık sesimizi kesmek için mi nedendir; bizi Heidelberg’e gezmeye götürecek. Yaşasınnn…

Radyo ve televizyon antenlerinin dibindeyiz. Königstuhl‘un tepesinde manzara şahane. Eski şehir ayaklarına amade, hemen ardında yeni şehir uzanıyor; vadi Ludwigshafen ve Mannheim’a doğru göz alabildiğine genişliyor. Tarihi tahta Füniküler’e, otuz kırk derece eğimde ilerleyen bu garip trene binip, tıngır mıngır şehre iniyoruz. O kocaman çelik halatlar bir kopsa halimiz nice olur. Kopmaz, kopamaz, burası Almanya: iki tane dünya savaşından çıkmış bir teknoloji devi, sanki hiçbir şey olmamış gibi hala ve hala Avrupa’nın lokomotifi. Füniküler kale durağına varınca saat ilerlemiş olduğu için sarayı gezemiyoruz, içimde kalıyor. 17 yaşımı yeni doldurmuş, ancak para kazanamıyor, kararları ben veremiyorum. Oysa birkaç yıl sonra olmuş olsa, atla bir trene başka bir gün tekrar gel, gez sarayı. O sırada, hayatın, yolumu Heidelberg’e dört kez daha çıkaracağını, sarayı doya doya gezeceğimi bilmiyorum ki.

Yıllar sonra bu kez ablamla birlikte Heidelberg’deyiz. Frankfurt’tan ulaşım trenle bir saat on beş dakika. Hauptbahnof yani merkez istasyonda inip, eski şehrin merkezi Marktplatz’a yürümek kırk dakika sürüyor. Yarı yolu, bizim ablamla mağazalar caddesi diye adlandırdığımız Hauptstraße oluşturuyor. Eğer bir gün yolun düşer de alışveriş yapmak istersen bu cadde işini görür, ancak ara sokaklara dal derim ben, çok güzel butik dükkanlar var. Marktplatz’ın hemen arkası Kornmarkt. Yıllar önce amcamla bulamadığımız füniküler hemen oradan kalkıyor. Paşa paşa binip en tepeye çıkıyoruz. Şahane, güneşli bir hava. Kırmızı beyaz pötikareli örtüleriyle tipik bir Alman lokantasında hayatımın en ama en güzel şnitzelini yedikten sonra enfes apfelstrudel’i mideye indiriyorum [benzer lezzettekileri yıllar sonra Viyana’da yiyeceğim, o da başka bir yazının konusu]. Ohhh, beyaz buğday birası da cabası.

Üzerime bir rahatlık geldi. Artık gezebiliriz. Tabii bulmuşken önce temiz tuvaleti ziyaret ediyoruz. Ellerimi sabuna uzatıyorum, sabunu elime alıyorum… Gözlerimden yaşlar boşalıyor. Amcam yanımızdan ayrılalı yıllar olmuş, anısı hemen yanı başımda.

Nejat Amcam Noel Baba’nın yeryüzündeki temsilciydi. Belki kendi çocuğu olmadığı için bizi hediyelere boğardı. Bavulları doldura doldura gelirdi her seferinde. Çikolata, muz ve kahve lüks iken Milka ve Chiquita’yı onun sayesinde tattık. Legolarımızla doya doya oynadık. Herkesler Mekap ayakkabı giyerken biz Adidasları çektik ayağımıza. Sonra o müthiş kahve kokusu. Türkiye’de kıtlık çekilirken, annem Alamanya’dan getirdiği yeşil kahve çekirdeklerini kavurur, değirmeni tutuştururdu amcamın eline.

Kokusuz sabun kokusu! Ellerimi sabuna uzatıyorum. Benim ellerim yumuşacık.  Amcamın elleri hep pütür pütür. Gözlerim yaşarıyor…

  • Amca sen neden bu kadar çok sabun getiriyorsun bize?
  • Yavrum fabrikadan veriyorlar.
  • Peki bu el kremleri neden torba torba?
  • Onu da fabrikadan veriyorlar, bedava, bana çok fazla ben de size getiriyorum.
  • Neden sabun ve krem veriyorlar ki size?
  • Ellerimizi yıkayalım diye!

Ne kadar güzel bir yer burası, bence Almanya’nın en şahane yeri Heidelberg. Bu kez Kale durağında iniyoruz fünikülerden. Doya doya gezeceğiz ablamla, ne de olsa paramızı artık kendimiz kazanıyoruz.

Heidelberg, Almanya belki de Avrupa’nın en romantik şehirlerinden biri. Aşk hikayesi dinlemeye hazır mısın? Bir varmış bir yokmuş, Avrupa’nın asil ailelerinin kurbanlık evlatları, sevsin sevmesin anlaşmalı şekilde birbirleri ile evlendirilirlermiş. Neyse ki bizim hikayemizde aşk acısı yok, savaş acısı var. İlla bir acı olacak yani. Namıdiğer Kış Kralı V. Frederick ile Kış Kraliçesi Elizabeth Stuart’ın aşkları dillere destan. Nereden mi biliyorum gerçekten aşık olduklarını? Harabe sarayın, soğuk koridorlarında ilerlerken, etrafa bir ısı yayılmaya başlıyor. Bembeyaz tenli, hafif tombik rehberimizin pembe yanakları yavaştan kırmızıya dönüyor. Ateş, sarayın yıkık bacalarını değil, Alman ablamız Engelbertha’nın bedenini sarıyor, anlattıkça. Genç Frederick’in, gelinini almak için İngiltereye gidişi, orada mimarlarla anlaşması, dönünce sarayın muhteşem kulelerinden birini, İngiliz usulü tiyatro salonuna dönüştürmek için nasıl dimdik ayağa kaldırdığı… Sergilenen oyunlar veee o kara günün gelişi.

On yedinci yüzyılın başındayız. Taht Savaşları [Game of Thrones] şaka değil gerçek; kış gelmiş durumda [Winter has come.] Protestanlar ve Katolikler, her iki taraf da karşısındakinin has ak gezer olduğuna kani. V. Frederick’in Bohemya Kralı olmasına karar veriliyor. Kendilerine Kış Kral ve Kraliçesi denmesi, hükümranlıklarının sadece bir mevsim sürmesinden. Yeniliyorlar, ardından 1618’den 1648 yılına dek sürecek Otuz Yıl Savaşları başlıyor. Savaşın vahşeti, açlık ve veba yüzünden sekiz milyon insan can veriyor. Bu savaşın bizimle ne alakası var deme. Almanya’nın bölünmüşlüğünden çıkardığı acı ders Pan-Cermenizmi doğuruyor. Bu sürecin Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’na gelip dayandığı iddia ediliyor. Demek ki savaşma seviş tezi çok doğru. Bıraksaydık Frederick ve Elizabeth’i, krallıklarını sürdürebilselerdi belki de bunları yaşamazdık. Gerçi onları sevgilerini paylaşmaktan kimse alıkoyamıyor, sürgün hayatlarında bile bir sürü çocuk yapıyorlar, hatta büyük oğulları I. George bir süre sonra Büyük Britanya Kralı oluyor. Hala hayatta olan Kraliçe II Elizabeth onun büyük büyük büyük… torunu. Hepsi Alman, hepsi İngiliz, hepsi Fransız, hepsi akraba; yıllardır savaşıyorlar. Savaş ve aşkı, saray koridorlarında bırakıp bilime ve felsefeye geçmenin tam zamanı, ne dersin?

Heidelberg’e beşinci ziyaretim, geçen sene tam bu zamanlara denk geliyor, Ocak ayı. Dünyanın en kapsamlı eczacılık müzelerinden biri sarayın avlu içinde kurulmuş. Soğuk ve nemli kış gününde, fotoğraf çekmek için hafiften birbirinin üzerine çıkan Japonlar ortamdaki tek ısı kaynağı. Şöyle kenara çekilse de o garip yaratığın fotoğrafını ben de çekebilsem. Dört bucaktan getirilmiş mineral ve havyan uzuvları. En ilginci de hayali bir yaratık olan tek boynuzlu at. Kendisi heykel boynuzu gerçek; bir narwhaldan alınmış. Narwhal boynuzlu bir balina türü, o dönemde boynuzunun değeri altının on katıymış. Azılı korkuları zehirlenmek olan asiller, zehri tespit etmek için kullanıyorlarmış. Tabii ki hurafe.

Heidelberg Schloss’u belki de en güzel Victor Hugo’nun sözleri tarif ediyor: “Beş yüz yıl boyunca Avrupa’yı sarsan her şeyin kurbanı olmuş ve şimdi de ağırlığı altında parçalanmış.”

Mark Twain, Hugo’dan geri kalmıyor. Savaş ve yıldırımların yıkıp döktüğü kulelerinin, doğanın önce harap edip sonra yeşilliğe boğduğu teras bahçelerinin arasında ne de güzel saklandıklarını anlatarak devam ettiriyor sözlerini: “Talihsizlik, bu yaşlı kaleye, bazen insan karakterine yaptığının aynısını yapmış, geliştirmiş.”

Evliya Çelebi adına konuşmak uygun olmaz ancak bana öyle geliyor ki sarayı görmüş olsaydı “Minare yıkık ama mihrap yerinde.” derdi.

Heidelberg’in can suyu tam ortasından geçip şehri ikiye ayıran Neckar Nehri iken, Carl Theodor Köprüsü şehri tekrar birbirine bağlıyor. Köprünün eski şehir tarafındaki girişinde iki kuleli bir kapısı var. Eski köprünün kuleleri şapka gibi çatıları, halka halka döşenmiş kırmızı taşlarının arasına sürülmüş kireç beyazı boyasının yarattığı zıtlıkla, taaa uzaklardan gör beni gör beni diye haykırıyor.

Geceyi, köprüye yirmi saniye yürüme mesafesindeki Schnookeloch’ta geçireceğim. 1705 tarihli konuk evinin odaları 2013 yılında modernize edilmiş. Tek sıkıntı giriş katında yer alan ve yine o tarihlerden beri hizmet veren aynı isimli restorandan gelen kendine has yağ kokusu; her yere nüfus ediyor. Çatı katındaki odam pek etkilenmiyor. Bir daha gitsem yine aynı yerde kalır mıyım, kalırım. Tertemiz ve yaşının olgunluğunu hissettiren bir mekân. Akşam yemeğimi Schnookeloch’ta yiyeceğim, bakalım o kokunun kaynağında neler var. Yaşlısı ve genciyle cıvıl cıvıl bir mekan. Yerel halk ve öğrenciler iç içe. Tarifinde asla ne olduğunu bilemediğim Alman sosis çeşitlerini denemek için cesaretimi topluyorum. Değişikliklere açığım açık olmasına da; lahana anneannemin elinden dolma olarak çıkmadıkça ya da acılı bir kapuskaya dönüşmedikçe, kelimenin tek anlamıyla karın doyurmak için yenilen sentetik bir gudubete dönüşebiliyor.

Sentetik demişken, amcalarımın bir kaset fabrikasında çalıştığını söylemiş miydim? O yıllarda Almanya’dan gelen boş kasetler pek revaçtaydı; plakçılara şarkı listesi ile birlikte verir doldurturduk.   Yıllar sonra öğrendim ki BASF aslında bir kimya fabrikasıymış.

Eski köprüyü geçtim. Nehir boyunca dizilen iki katlı tarihi ve modern villaların arasından içeri gizli saklı bir yol giriyor. Yüksek ve yosun tutmuş bahçe duvarlarının arasında uzanan daracık Arnavut kaldırımı, epey tırmandıktan sonra seni Filozoflar Yolu’na çıkaracak. Eski şehrin ve kalenin en güzel panoramik manzarası burada. Heidelberg Üniversitesi Almanya’nın en eskisi. Hocaları manzaralı orman yolunu tartışa tartışa yürüdükleri için bu ismi almış. Filozoflar Yolu insanı derin düşüncelere itiyor, hatta eski düşünceleri oldukları yerden söküp tekrar önüne getiriyor. Amcalarım o fabrikada acaba ne yapıyorlardı?

Almanya boşuna bir sanayi devi olmamış. BASF bugün kendi tabiriyle “Sürdürülebilir bir gelecek için kimya yaratıyor.” 2017 yılında satışlarından 60 milyon avro sağlamış olan kurum 1800’lerin ortasında işe boya üreterek başlamış. O dönemde Çin’de köy köy dolaşarak kumaş boyası sattıkları müthiş bir pazar yaratmış, tereciye tere satmışlar. Bizim çivit, dünyanın indigo dediği boyaları özel teknoloji ile bol bol üretip, minik minik paketler halinde en ücra köylere ulaştırmışlar. Ardından kimyevi ve sentetik gübre dönemi başlıyor. Ne vizyon, ne organizasyon…

Baba tarafımın yolculuğu, tıpkı bu tüccarlar gibi batıdan doğuya, sonra doğudan batıya olmuş. Yugoslavya’nın Tikveş bölgesinden yola çıkıp İstanbul üzerinden İzmir’e ulaşıyor, bugünün Çingene o günün göçmen Mahallesi Tepecik’e yerleşiyorlar. 1961 yılında tersine yolculuk başlıyor. İki amcam, ailelerinin kaçmak için bindikleri trenlere bu kez göçmek için biniyorlar. Zamanında kendi vatanları olan Yugoslavya üzerinden geçerek Almanya’ya varıyorlar.

Hiç ama hiçbir ülke, belki Japonlar dışında, Almanlar kadar pürüzsüz ürün üretemez. Biz hala o noktaya gelemedik. Al eline Türkiye’de üretilmiş plastik bir şey, örneğin bir kova ya da elektronik bir cihaz; dikkatli bakarsan kalıp birleşme çizgisini hemen göreceksin, biraz elleyince az da olsa çapakları muhakkak eline gelecek. Oysa Alman ürünleri öyle mi, kaymak gibidir yüzeyleri, sağlamdırlar, estetik olma kaygısını İtalyan ve Fransızlara tüm çapakları da bize bırakmışlardır.

Günahlarını almayalım, yüzyıllar süren çalışkanlıklarıdır geldikleri nokta, emekleri ile hak etmişlerdir. Benimki sadece bir öz eleştiri, neden teknoloji üretmek yerine zımpara olduğumuzun bir iç hesaplaşması.

Ludwigshafen, öğleden sonra. İş sonu, amcam bitkin. Nedendir bilinmez gün içinde ellerini bol bol yıkayıp, bol bol kremlemesi gereken, hiç anlatmadığı o işi yapmış, eve yorgun argın gelmiş. Koltuğa uzanıyor. Diğer amcam mesaide, çoğu zaman geç saatte geliyor. Kuzenimle sofrayı hazırlamışız, biraz dinlenmesini bekledikten sonra hep birlikte oturuyoruz. Şakalaşmalar. “Amca sana da hem kırmızı hem yeşil çok yakışıyor.” diye sataşmalar. Kahkahalar gırla…

Artık sormuyorum, amca sen nerede çalışıyorsun diye. Biliyorum artık gastarbeiter yani misafir işçi ne demek.

Heidelberg Almanya’nın en güzel yeri, Ludwigshafen ise cehennemin dibi.

*

https://www.youtube.com/watch?v=j1fn4y46czc

 

By |2019-01-08T00:36:35+00:00Ocak 6th, 2019|ÜLKE, EŞYA, FİLM, KİTAP, ŞEHİR, İSİM|0 Comments

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: