KONUŞULMAZDI REÇEL EVİ

/KONUŞULMAZDI REÇEL EVİ

KONUŞULMAZDI REÇEL EVİ

Konuşulmazdı! Ta ki yaşlılık ya da hastalık ölüme yaklaşıncaya, anıların ağırlığı daha fazla kaldırılamaz oluncaya dek. Belki de bu nedenle oradan buradan duyduğun bir iki kelimeyi içinde büyütür, işler; kendi hikayeni yazardın.

Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin daha yakın zamanda Bosnalılar ve şimdi Suriyeliler ve dünyanın dört bir yanına savrulmuş milyonlarca insanın acı dolu yerinden edilme hikayelerini çok duymuşsundur. Peki Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan, Ortadoğu’nun onlarca yerinden kopup Anadolu’ya kaçanların yaşadıklarını? Onlar niyeyse daha görünülmezdirler, savaşın doğal sonuçları, imparatorluğun ödediği bedeldirler. Her millet, her kavim kendi acısının daha büyük olduğuna inanır. Üzerine kalın kitaplar yazılır. Oysa tek bir insanın gözünden bakıldığında acı acıdır, herkesten her şeyden büyüktür anlatılamaz, karşılaştırılamaz.

BVME Kafatası

Kanser, kemiklerini sarmıştı. Ortopedist olmasına, konuyu en iyi bilen kişi olmasına karşın, son nefesine kadar yaşayacağını söyledi babam. Dirayetliydi. Kalan kısacık yaşam süresini on beş aya uzattı. Her günü bir ay gibi yaşadı ya da bana öyle geldi. Hastanede kemoterapi aldığı o gün…

Anlatmaya başladı:

“Kazanlarda reçel kaynıyormuş. Dere boyunda, Bulgarlar’ın büyük dedenin boğazını kestiği haberi gelince, anneannem iki çocuğunu kolunun altına soktuğu gibi yürümeye başlamış. Yürümüş, yürümüş, yürümüş… Osmanlı bitiyor, yitiyor. Kafileler, çoluk çocuk, yaşlı genç, adım adım ilerliyor. Askeri trenlere siviller alınmıyor. Saklananlar tekme tokat, yallah dışarı. Artık acıdı mı nedendir, bir asker anneannem ve iki yavrusunu vagonun dibine gizlemeyi başarmış. Bir şekilde İstanbul’a varmışlar. Anneannem,  köşklerde çamaşırcılık yapmış. Sonra tekrar dönmüş Tikveş’e, kalan mallarını satmak için. Oysa çoktan her şeyin üzerine yatmışlar. Zırnık alamadığı gibi, vereme yakalanan dayımı, biricik oğlunu toprağa vermiş. Annemle birlikte geri dönmüşler İstanbul’a. Oradan oraya savrulmuş, en sonunda İzmir’e kapağı atmışlar.”

İçini ilk ve son kez döktü. Konu bir daha açılmadı.

Konuşulmazdı! Bilmezdik ama iliklerimize kadar hissederdik. Karabasanda gıkını çıkaramazsın ya, o sessizlik meğerse çığlıktan da güçlüymüş, içinde patlarmış. Kanımda bir tür yersizlik, yurtsuzluk. Belki de onun için yol hikayeleri yazmaya başladım. Belki de onun için müze evleri gezmeye doyamıyorum seyahatlerimde. Hep o kazanları kaynayan “Reçel Evi”ni arıyorum. Her eve çıkan bir yol vardır öyle değil mi? Bir gün o yol beni, mis gibi çileklerin koktuğu taş avluya çıkaracak. O güne dek aramaya devam…

SARAY DEDİĞİMİZ YER MÜZE DEĞİL, BİRİSİNİN EVİDİR ASLINDA!

Anne, altı ile on dört yaş arasındaki beş çocuğundan en büyüğünün sorusunu yanıtlıyor. Dudağının kenarında bir küçümseme, gözlerinde bir anlık hasetlik: “Zenginlerin evini gezmeye geldik tatlım!”. Kendi kendime soruyorum “Zenginlik nedir?” diye. Avro almış başını gitmiş, bir şişe su bir avro, Milano’daki tüm sokak çeşmelerinin yerini öğrenmişim. “Bir insan beş çocuk yapıp onlarla Avrupa’da gezebiliyorsa bence hayli zengin olmalı.” diye geçiriyorum içimden. Sonra Instagram’daki takipçimin önce yazıp sonra sildiği gönderi geliyor aklıma: “Ooo, Avro olmuş kaç lira siz Milanolarda gezin bakalım!” minvalli bir şey. Anlaşılan zenginlik görece, herkes haklı kendince.

Bugün zenginliğin ayyukuna çıkacağız. İşte Museo Bagatti Valsecchi: Ruhu fakirler için müze, gönlü zenginler için ana-baba ocağı.

Bir rönesans malikanesini andıran bu evi, Baron olan iki kardeş Fausto ve Giuseppe Bagatti Valsecchi bugünkü haline getiriyorlar. Milano’nun merkezinde, en varlıklı muhitinde yer alan evin projesi tek bir mimarın elinden çıkmamış. İlk evi Bagatti Kardeşlerin ebeveynleri satın almış, sonra onun yanındaki, diğeri derken, mahalledeki birkaç evi toplamışlar. Anneleri bunları tek çatı altında birleştirmeyi başarmış, ancak tamamını dekore etmeye ömrü yetmemiş. Fausto ve Giuseppe hayatlarını bu işe adamışlar. O dönemde Savoya Hanedanı yönetiminde bir krallık olan İtalya, ulusal birliğini sağlama yolunda. Ulus devlet yaratmak için sağlam bir dayanağa ihtiyaçları var, gururlanılacak tarihi bir döneme. İşte rönesans burada devreye giriyor; hem İtalya’nın hem de Bagatti Kardeşlerin kimlik arayışına yanıt oluyor. Yani onca zenginlik yetmiyor aidiyet hissini doyurmaya. On beş ve on altıncı yüzyıldan sanat eserleri ve mobilyaları toplayıp, on dokuzuncu yüzyıl Milano’sunda ama rönesansın göbeğinde yaşıyorlar.

Eğer ‘sesli rehber’ olmasa, kuru kuru gezeceğim bu müze, anında yaşanılan bir eve dönüştü. Bugüne dek karşılaştığım en dinlenilebilir, kısa ve öz sesli rehberi hazırlamışlar. Kulaklıkları taktığınız anda yaşlı bir adam konuşmaya başlıyor, Pier Fausto Bagatti Valsecchi; Giuseppe’nin torunu. 1974 yılına kadar bu evde yaşamış olan Pier tarihin canlı tanığı. Soğuk ve uzak hissettiren bir müze evi, ev sahibine gezdirtmek ne güzel bir fikir. Odalar birer birer, Pier’in sesinde yaşam buluyor. Hatırlar mısın, eskiden salon kirlenmesin diye kullanılmaz, misafirlere ayrılırdı. Bu malikanede de durum farklı değil. Büyükanne ve büyükbabanın yatak odası evin oturma odası işlevini de görüyor ilginç bir şekilde. Bizi çocukluk yıllarına götüren Pier’e kulak verelim:

BVME Yürüteç

“Bu odayı daima çok sevdim, özellikle mobilyaları. İnanılmaz olan, etrafında gördüğün tüm bu parçaların, atalarım tarafından, çok değerli antikalar olmalarına karşın günlük yaşamlarında kullanılmış olmaları. Rahatlık ailemin yaşam felsefesiydi. Buradaki her bir nesnenin kullanılmak için orada bulunduğunu düşünüyorlardı. 1970’lere dek bu evdeki yaşam tarzımızı sürdürdük. Televizyonun bu odada antika bir masa üzerinde durduğunu anımsıyorum. Ailecek etrafına toplanıp izlerdik. Hatta 1969 yılında aya ayak basılmasını büyükbabam Giuseppe ve büyükannem Carolina ile izlemiştik.”

Zengin ya da fakir, yuva sıcaklığı da dostluk da evrensel. Pier ile arkadaş olduk, tüm misafirperverliğiyle bütün odaları gezdirdikten sonra, beni çıkışa kadar götürdü, uğurladı. “Yine gel.” dedi içtenlikle.

Müzenin kapanma saatiydi, görevliyle biraz sohbet ettik, Türkiye’den geldiğimi öğrenince yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi: “Orhan Pamuk’un ‘Masumiyet Müzesi’ ocak ayından haziran ayına kadar burada sergilendi, biliyor muydunuz?” Aramızda hızlı bir bağ kurulmuş oldu böylece. Elini masanın altındaki dolaba götürdü, serginin broşürünü verecek diye düşündüm.  Altın yaldızlı etiketi olan şık kavanozu bana doğru uzattı, içinde çilek reçeli…

6-7 Eylül Olayları ve bir şekilde yerinden edilmiş herkes anısına.

 

Not: Bagatti Valsecchi Müzesi’nin web sitesi çok iyi hazırlanmış. Bütün odaları tek tek gezebileceğin sanal tura muhakkak katılmalısın. Sesli rehbere de web sitesinden ulaşabiliyorsun. İtalyanca, İngilizce, Fransızca ya da Almanca biliyorsan ne güzel, bilmiyorsan seni bilen bir arkadaşın rahatlıkla gezdirebilir. Müzenin bir de cep telefonu uygulaması var, o da çok başarılı.

www.museobagattivalsecchi.org/en/

 

 

By |2018-09-09T10:36:51+00:00Eylül 9th, 2018|ÜLKE, EŞYA, ŞEHİR, İSİM|0 Comments

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: