GELDİM, GÖRDÜM. PEKİ YENEBİLDİM Mİ?

/GELDİM, GÖRDÜM. PEKİ YENEBİLDİM Mİ?

GELDİM, GÖRDÜM. PEKİ YENEBİLDİM Mİ?

Neden seyahat ederiz? Jül Sezar’ın, Zile Altıağaç’ta kazandığı zaferin ardından söylediği “Geldim, gördüm, yendim” anlamına gelen meşhur sözü “Veni, vidi, vici”; aynı zamanda seyahat etme nedenimizi de açıklıyor olabilir mi? Tek bir farkla! Gidiyor, görüyor; ama her zaman yenemiyor, bazen de yeniliyoruz. Vardığımız yerler, ikamet ettiklerimizden genelde epey farklı oluyor. Kokular, havadaki nem, bitki örtüsü, hayvanlar, insanların davranışları, binalar, yollar, dağlar, yemekler bambaşka. Her yolculuk kendi içinde ayrı bir mücadeleyi barındırıyor. Nereye gidersek gidelim, günün sonunda muhakkak değişiyoruz; çünkü içimizde küçük ya da büyük savaşlar veriyoruz. “Ne güzel yermiş, burayı çok sevdim.” dediğimiz zamanlar yendiğimiz, “Nasıl bir memleketmiş burası ya!” diye söylendiklerimiz yenildiğimiz zamanlara karşılık geliyor.

Çanakkale, tarihte iki büyük savaşa sahne olan kadim bir şehir. Büyük ödül her zaman İstanbul’a gitse de; Asya ve Avrupa, Troya ve Çanakkale Savaşlarının yaşandığı Çanakkale’de, bir başka kavuşuyor birbirine.  Troya Antik Şehri ve Gelibolu Yarımadası’nı gezerken; yenilme ve kazanmanın ne olduğunu durmaksızın sorguluyor, barışın değerini damarlarında hissediyorsun.

Troya’nın UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmasının yirminci yılı kutlanırken, Çanakkale pek çok etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Bu etkinlikler içinde bir tanesi var ki, savaş ve barışı eşsiz bir şekilde yaşatıyor. Sergi demek kesinlikle haksızlık olur, eksiksiz bir performans, sadece ve sadece sana özel bir gösteri.

 

Çanakkale feribot iskelesinin karşısındaki turizm enformasyon ofisinin kapısında bir afiş asılı: “Mozaik Portrelerde ‘Bir Troya Masalı’ \ RHAPSODOS MOZAİK \ Sürekli Sergi ve Mozaik Atölyesi”. Afişin altına bir telefon numarası var, hemen arıyorum. Beş dakika sonra oradayım.

Bazı masallar vardır, bir kapıdan girer bambaşka dünyalara gidersin; aynı kapıdan çıkıp gerçek dünyaya döndüğünde, arkana bakarsın kapı yok olmuş. Rhapsodos Mozaik tam olarak bu hissi yaşatıyor. Yarın tekrar gelsem aynı ev, aynı kapı yerinde duruyor olacak mı?

Tarihi Yahudi Mahallesi’nde minimini iki katlı bir ev. Zili çaldım, upuzun bembeyaz giysili, masmavi gözlü bir kadın kapıyı açtı; içeri buyur etti. Arkamızdan kapı kapandığı anda yirmi birinci yüzyıl ve Çanakkale çok uzaklardaydı artık.

Emine Hanım

 

Zamanda yolculuk başlıyor. Film desen, değil; kitap desen, değil, tiyatro desen, o da değil. Hepsi birden. Rhapsodos, antik dünyada Troya efsanelerini  kent kent dolaşıp anlatan halk ozanlarına verilen admış. Emine Özkaya Daloğlu herhangi bir “Rhapsode” değil, Troya efsanelerinden esinlenerek yaptığı kırk üç mozaik portrenin hem üreticisi hem anlatıcısı. İlyada’nın oyuncularının portrelerini, seramik tabakların içine doğal taşlardan iğne oyası gibi işlenmiş. Mozaik portreler; üç küçük oda, daracık koridor ve merdivenlere saçılmış yıldızlar gibi.  El emeğinin gücüne, işçiliğin güzelliğine doyamıyorsunuz. Alıp evinize götürmek, kendi duvarınıza asmak, her gün bakmak istiyorsunuz. Ancak fotoğraflarını çekmenize izin yok. Deneyim orada ve o anda yaşanacak. İçimden “Ama neden?” diyecek gibi oluyorum. Fotoğraf çekmeyi ne kadar sevsem de; zamanı dondurma kaygısıyla, yaşamayı kaçırdığım anları anımsıyor, susuyorum. Burası bir tüketim mekanı değil. Teslimiyetin verdiği müthiş rahatlıkla kendimi bilinmezin kollarına bırakıyorum.

“Söz mü, yazı mı, resim mi? Hangisi sizi daha çok etkiler?”  diye soruyor. Yanıtım elbette “Hepsi!” oluyor.

Rhapsode anlatmaya başlıyor. Her mozaik portre, bir hayat. İlerledikçe öyküler birleşiyor, olay örgüsü somutlaşıyor. Hani derler ya hiçbir film kitabı kadar iyi değildir; burada yaşanılan deneyim tam aksini kanıtlıyor sanki. Homeros’un İlyada’sını okumuşsun, ama tekrar tekrar okumak istiyorsun.

Performans bitince diğerlerinden farklı bir mozaik dikkatimi çekiyor. Emine Hanım’ın son çalışması olan yaşlı köylü portresinin yanında, Pierre Schoendoerffer’in Krala Veda’sından bir alıntı: “Yapamadım, edemedim, gidemedim derken ömür bitti.”

Yaşlı Köylü

46 yaşında hayata yeniden başlamayı, kabuğunu kırmayı amaçlayan bir memur çocuğu olarak doğru yere geldiğimi anlıyorum. Emine Hanım’ın hazırladığı kahvenin eşliğinde sohbetimize devam ederken, hayatın hiç beklenmedik anlarda sunduğu sürprizlerine teşekkür ediyor; “Geldim, gördüm ve kesinlikle yendim!” diyorum. Kendi içimde bir zafer daha kazandım.

By |2018-09-09T10:38:29+00:00Ağustos 26th, 2018|Kategori Dışı|0 Comments

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: