Site icon Hayat Evi

KASİSİN ALTINI ÜSTÜNE GETİRMEK

Camargo Vakfı'ndan Canaille Burnu

İnsanların hayal etme yeteneği hemen hemen sınırsızdır çünkü hayal ettiğimizde gerçeklikle kısıtlanmamış fikirleri zihnimizde yaratabiliriz. Hayal gücünün kullanımı normal hayatımızı hiç terk etmeden bu hayattan kaçmamızı mümkün kılar. Öte yandan hayal gücü yaşamlarımıza yeni imkânlar da katar. Sırf başka türlüsünü hayal ederek gerçekliğe müdahale edemesek de gerçekliği yeni bir gözle görebiliriz. Hayal gücünü kullanarak mevcut kısıtların ötesine geçmek için bastırabilir, mevcut durumun dönüşümünü gerçekleştirebiliriz.

Jennifer Gosetti-Ferencei[i]

 

İlk benim yüzüme rastladınız, en eskisiyim buranın,

Karnıyım dünyanın. Yeryüzünün ağrısı bendedir.

Kum ve kayaç benim…

…Denizler dalgalar dövdü beni,

sert rüzgârlar yurt bildi zirvelerimi.

Kırıldım, söküldüm, ufalandım;

döndüm bitiştim tekrar kendime

açsan, kırsan, baksan;

bütün yeryüzü, her zerremde…

Birhan Keskin, Taş[ii]

 

Les Calanques Milli Parkı – Kayaçlar

Şimdi, durduğum andan geriye dönüp bakıyorum da o günün mavi mi yoksa yeşil mi olduğuna hâlâ karar veremiyorum. Kesinlikle turkuaz değildi onu biliyorum. Ortada bir karışım ya da karışıklık yoktu, her renk kendi yurdunda, yerli yerindeydi; sadece tonlar aralarında konuşabiliyorlardı. Gök denize, kara ormana laf atmıyordu. Çevrede gökkuşağı güzellemeleri yoktu. Neredeyse bayağı, keskin ve dediğim dedik beyaz siyah bir tavır.

Les Calanques Milli Parkı

Sarıdan kahverengiye, toprağın tüm geçişleri, geçirgenliği. Renklerin birbirine bulaşmadan, yan yanalıklarında kaynaşmalarına izin veren izlenimci, hatta noktacı ressam; karanın bittiği yerde denizi, onun bittiği yerde de göğü başlatıyordu. Deryanın, bulutların ve derinlerin tanrıları iş bölümünü abartmış köşe kapmaca oynuyor, alanlarını kimselere kaptırmamak için, kıskanç, berrak günü kovalıyorlardı.

Paul Signac – Canaille Burnu [Belirsiz bir özel koleksiyondan]

~

Yaptığım şeyin land snorkelling diye adlandırıldığını bilmiyordum. Bugünlerde her şeye yeni adlar veriyorlar, kendileri yeni olmasa da. Karada şnorkelle dalmak ya da karada dalmak. Hatta zorlarsak karada dalıp gitmek bile denebilir.

Canaille Burnu

İki haftalık yoğun çalışma programımın ortasında kendime tam bir gün ayırabilmiştim. Güney Fransa’nın Provans bölgesinde, Akdeniz kıyısında yer alan sahil beldesi Cassis’teki Camargo Vakfı’nda, konuk sanatçı programlarını araştırmak için bulunuyordum. Pandemi sönümlenmiş, 2021’in bitimine yakın, aylardan Kasım. Baharın sonunun sonu, ha desen denize girilecek havalar. Marsilya ile Cassis arasında yer alan Calanques Ulusal Parkı’nın bitki örtüsünü çiğ kaplamış, sabah güneşi hepsini bir çırpıda içip bitirmiş. Oysa günün uzun sürmesini dilemiştim. Ne bu acele?

Akdeniz Fundası – Erica Multiflora

Karada dalışı, isim ailesi sanatçı çift Clyde Aspevig & Carol Guzman, bir yere varma amacı olmadan doğada başıboş dolaşmak olarak tanımlıyor. Şehirde başıboş dolaşmak olan flanörlüğe benziyor, ancak doğa yürüyüşünden de farklı. Şnorkel ya da solukluk, nefes aldığımız her bir anı hatırlamak; deniz gözlüğüyse balıklara, yosunlara, karşımıza canlı cansız ne çıkarsa hiç acele etmeden suyun ritmiyle ve odaklanarak dalıvermemizi sağlamak, görüşümüzü çerçevelemek için. Denizin altının ritmini karaya taşımak, yavaşlamak ve odaklanmak, tam da ihtiyacım olan.[iii]

Camargo Vakfı

Kasis, hız düşür-t-mek, yavaşla-t-mak için yapılan tümsektir, mecazi anlamda ise engeldir. Fransızca bir kelime olsa da, onlar bizim kullandığımız anlamdaki kasise dos d’ane yani eşek sırtı derler. Cassis tümsek değil tam aksine çukurdur, ortasından suyun akmasını sağlamak için yolun bir kısmını yatay olarak içeri doğru kavis vererek alçaltırlar. Bu durum araçların yine yavaşlamasına neden olur. Günün sonunda temel amaç yavaşla-t-maktır, ister çukura sokarak ister tümseği aşırtarak.

~

Jerome Hill

Seninle iki meraklı hayalperestin öyküsünü paylaşacağım. Zengin oğlan, fakir oğlan hikayesi. Bilmem hiç karşılaşmışlar mıdır? Jerome Hill öldüğünde, Henri Cosquer yirmi iki yaşındaymış, yani olası. Henri hayatta, bu yılın şubat ayında yetmiş altısını devirdi. Karşılaşmamış olsalar da biliyoruz ki hayallerini aynı yerde hayata geçirmişler, biri Cassis’in üstünde diğeri altında.

Henri Cosquer

Jerome’la başlayalım, 1905 yılında Minnesota, St. Paul’da büyüyor. Amerika’nın Altın Çağı olarak anılan Gilded Age’in temel figürlerinden, ABD’nin Kuzeybatı Demiryolları ağı Great Northern Railway’in kurucusu James Jerome Hill’in torunu. Büyükbabasının; Corot, Delacroix, Puvis de Chavannes gibi büyük Fransız sanatçılarının eserlerini topladığı bir evde sanat ile iç içe büyüyor. Babasının, Jerome çok erken yaştayken bir kamera satın alması, Hollywood yönetmenlerine aile tatillerini anlatan filmler, Edward Weston gibi fotoğrafçılara aile portreleri sipariş etmesi; sinemaya olan sevgisinin temellerini atıyor.

Canaille Burnu

Jerome, Akademi Ödülü almış bir sanatçı olmasının yanı sıra sanat hamisi; Avrupa ve Amerika’da avangart [öncü] sanat ve sosyal bilimleri destekliyor. Hepsinin ötesinde SANATÇISEVER. 20. yüzyıl başında bir grup sanatçının Cassis’te buluştuğu yıllarda, limanın girişinde muazzam Canaille Burnu manzarasına bakan bir mülk satın alıyor. Burayı sanatçılar ve araştırmacılar için yaşama, paylaşma ve üretme alanı olarak tasarlıyor ve 1967’de bu amacı sürdürmek için Fondation Camargo’yu[iv]  kuruyor. 1964’te benzer amaçlarla Amerika’da kurduğu Jerome Vakfı[v] ile birlikte bu iki vakıf sanatçı ve araştırmacılara ev sahipliği yapmaya devam ediyorlar, bana da kucak açtıkları gibi.

Camargo Vakfı

Henri ise bambaşka bir toplum kesiminden ve kuşaktan geliyor. Deniz subayı olan babası, Fransa’nın kuzeybatısında Atlantik kıyısındaki Bretonya bölgesinden. İkinci dünya savaşına katılmış, Akdeniz’de savaşmış ve savaş sonrasında Güney Fransa’da bir petrol rafinerisinde çalışmaya başlamış. Henri kendisini, belki Fransa’nın TOKİ’si diyebileceğimiz HLM’lerde[vi] büyümüş binlerce çocuktan biri olarak tanımlıyor, tek farkı ayaklarının dibinde kaçabileceği bir deniz ve Berre Sulak Alanı olmasıymış. Kaderi babası gibi petrokimya fabrikasında yazılıyken, kabuğuna sığamamış.

Müzik kompozisyonu okumak için 1922 yılında girdiği Yale Üniversite’sindeki sanat eğitiminin akademik anlayışından hayal kırıklığına uğrayan Jerome 1927’de resim eğitimi almak üzere gittiği Roma’daki İngiliz Akademisi’nde de benzer bir anlayışla karşılaşıyor. O da taşıyor kabından. Hayatın birine bol bol diğerine kıt kanaat sunduğu imkânlar ikisini de kendi yollarını çizmeye zorluyor, biri eşeğin sırtında diğeri yaya olsa da. Ya da dışarıdan öyle görünse de…

Les Calanques Milli Parkı – Yol Ayrımı

1928’te Paris’te kaydolduğu İskandinav Akademisi Jerom’un resim pratiği ve sanatında dönüm noktası olurken, Henri’nin kaderini on dört yaşındayken Gameleri’nin dalış okulu belirler. Jerom’un akademide derslerini takip ettiği, Cassis Okulu sanatçılarından biri olan Othon Friesz, öğrencilerini Cassis’e gitmeye teşvik etmektedir. Jerome Cassis’i böyle keşfeder; hayatının sonuna kadar bütün yazlarını geçireceği bu yer, sadece sanatının merkezinde yer almakla kalmayacak, birçok sanatçıya yeni kapılar açacaktır. Diğer yandan Henri’nin yolu da sanatın bambaşka bir alanına çıkar. Sualtı tiyatro gösterisi yapan Risorius Kumpanyası’na katılır. Gözünü seveyim sualtı tiyatro gösterisi ne diye sorma; yazılarımın uzunluğunu dizginlemekte ne kadar zorlandığımı biliyorsun. Finansal sorunlar ne kumpanyanın ne de Henri’nin peşini bırakmaz, Henri de tutkusunun! İşsiz kalmıştır, deniz ile bir şekilde ilişkili olan her şeyi yapmaya hazırdır. Karşısına Fransa’nın en eski ve prestijli dalış okullarından birinin sahibi Jean-Claude Cayol çıkar. Okulunu satışa çıkarmıştır ancak Henri’nin alacak parası yoktur. Uzun lafın kısası bir arkadaşıyla ortaklaşa okulun başına geçerler. Hayalleri ve hayat duruşlarından vazgeçmeyen Jerom ve Henri’nin işleri bir şekilde yoluna girer, o şekil pek çok badire atlatmaları anlamına gelse de.

Peki, benim yolum hiç tanışmadığım bu iki adamla nerede ve nasıl kesişti?

~

Pandemi sonrasına dönelim. Camargo Vakfı’nda konuğum. İki hafta boyunca Marsilya ve çevresindeki konuk sanatçı programlarını incelemek için yönetici ve çalışanlarıyla buluşacağım. Bu yoğunluğun ortasında kendime tam bir gün ayırabilmişim.

Camargo Vakfı – Konuk Sanatçı Programı

Cassis, denize doğru uzanan falezlerin arasında, Calanques diye adlandırılan dantel gibi işlenmiş koylarıyla ünlü. Ne sıcak ne soğuk, şurup gibi o gün. Güneş yüzümü hafifçe yalıyor, Calanques Milli Parkı toprak, yeşil ve mavinin her tonuna bürünmüş. Kilometrelerce tırmandım, indim, tekrar çıktım, yoruldum, dinlendim. Maki zaten memleketim, Calanques hemencecik yuvam oldu.

Les Calanques Milli Parkı

Az gittim uz gittim derken, manzaranın tavanında, bir okul grubuna rastladım. İşini tutkuyla yapan öğretmenler yok mu. Ölü Ozanlar Derneği’nden zamanımıza zıplamış bir mösyö:

Çocuklar, hani Pangea’dan söz etmiştik ya, dünyada o zaman tek bir süper kıta vardı. Calanques, yaklaşık 250 milyon yıl önce dünyanın tek ve ortak kıtası Pangea’nın parçalanması sırasında bugünkü hâliyle henüz mevcut değildi. Fransa o dönemde dünyamızın kuzeyinde yer alan Laurasia kıtasının en altında yer alıyordu. Dünyanın güneyindeki Gondwana ise aşağıya doğru hareket etmeye başlamıştı.

Mösyöğretmen, büyücü elleriyle kıtaları ikiye ayırırken, çocukların gözbebeklerinin hayranlıkla büyüdüğünü, olup biteni hayallerinde rahatlıkla canlandırdığını görebiliyordum. Ben de heyecanlanmış pür dikkat dinliyordum.

Kayaçlar

Pangea açıldıkça tam şu anda bulunduğumuz yer yarılıp Tetis Okyanusu adı verilen sıcak ve sığ bir denize dönüştü. Gelecekte Calanques olacak bu yer o zaman daha sular altında. Yok yani. Tropikal bir iklim hüküm sürüyor. Kabuklu canlılar, mercanlar ve mikroorganizmalar suyun dibinde birikiyor, birikiyor. Çooook uzun, aklın almayacağı kadar uzun bir zaman. İşte şimdi burada Calanques’ta gördüğümüz beyaz kalker [kireçtaşı] işte o canlıların kabuklarının birikiminden başka bir şey değil. Daha sonraki dönemlerde denizin altında gözlerden uzakta neler neler oluyor. Afrika ve Avrupa levhaları çarpışıyor, itiyor da itiyor birbirini, bu tortular yükseliyor, kıvrılıyor. Ardından rüzgârlar, dalgalar, erozyonla bugün Akdeniz’e dik inen sarp kayalıklarıyla bilinen Calanques peyzajını oluşturuyor. Var mı bir sorunuz?

Les Calanques Milli Parkı

Olmaz mı! Biraz önce diplerinde en güzel belgeseli çeken hocalarına uçak yapıp fırlatıyorlar meraklarını. Bu konular küçükken bize de anlatılmıştı, gözümde canlandırdığımı anımsıyorum. Kabuklu hayvanların milyonlarca yıl boyunca suyun dibine çöktüğünü hatta basıncın bu deniz kabuklarını yani kalkeri sıkıştırıp mermere dönüştürdüğünü. Tabii kimse bizi alıp benzer olayların yaşandığı yerlere götürmemişti; ağacı yaşken eğmeyi iş edinmişler taşla toprakla ilgilenmiyorlardı.

Les Calanques Milli Parkı

Çocuk çığlıkları gittikçe uzaklaştı. Aynılarını ya da benzerlerini Ege’de gördüğüm ve çoğu kez dönüp bakmadığım bitkileri ve manzarayı, karada soluklanırcasına inceleme fırsatını verdim kendime. Yavaşladım, her yokuşun sonunda yere çöküp biraz bekledim. Tepelerle koylar arasında saatlerce dolandım. Kafamda koşuşturan atları saldım, kanatlanıp gittiler. Denize yükseklerden bakmak hoştu, acaba denizden buralar nasıl görünüyordu? Peki ya daha da aşağılar, Toprak Ana Pangea parçalanırken Hades’in payına neler düşmüştü?

MUCEM

Sorumun yanıtını alamadan diğer hafta da su gibi akıp geçti, görüp yaşadıklarımı ha bugün ha yarın yazayım derken, olanların üzerinden de dört buçuk yıl! Ve hayat yolumu tekrar Marsilya’ya düşürdü, bu kez küçük oğlumla. Çınar, benim gibi müzeleri çok sevse de on üç yaşında bir oğlan çocuğunu bu kez daha farklı bir yere götürmek istiyordum. Marsilya’nın Avrupa Kültür Başkenti olmasının şerefine inşa edilen MUCEM[vii] [Musée des civilisations de l’Europe et de la Méditerranée – Avrupa ve Akdeniz Uygarlıkları Müzesi], limanda denizin içinden fışkırıp tarihi kale ile bütünleşen, herkesin görmesini tavsiye edeceğim üzerine dantel atılmış, altta ise sade modern mimariye sahip sıra dışı bir müze, sergi ve konservasyon alanı. Önceden ziyaret etmiştim, Çınar da görsün istiyordum tabii. Ancak bu binanın hemen önünde yine aynı dönemde inşa edilen ve adeta havada duran başka bir bina daha vardı. Gözümden asla kaçmamıştı, vakitsizlikten göz ardı da etmemiştim, kapıdan geçenin içeri dalıp ziyaret edeceği türden bir yer değildi. Uluslararası Akdeniz Diyalog ve Değişim Merkezi’ni barındırmak için inşa edilen ancak ne yazık ki amacına ulaşamayan La Villa Méditerranée, zamanını beklemiş, metamorfoza uğramıştı. Dönüştüğü şey ise bir mağara idi!

Notre Dame de la Garde – Koruyucu Meryem Ana Kilisesi’

Tam olarak ne olduğunu anlamadığım bu yer, oğlumla keşfetmek için gayet uygun gibi geldi bana. Marsilya’ya yola çıkmadan hemen önce, gece yarısı iletişim sorumlusuna bir eposta yolladım, açıkçası yanıt beklemiyordum. Uçaktan indik bavullarımızı Onur’a bıraktık. Beni tanıyorsun, şehre ille de yukarılardan bakacağım. Marsilya’yı ve denizcileri tepeden gözetleyip gözeten Notre Dame de la Garde yani Koruyucu Meryem Ana Kilisesi’ne giden otobüse binerken cep telefonuma bir mesaj düştü. Laura: “Buyrun gelin, saat 15:30’da bekliyoruz.” diyordu. Akdeniz’e gemi burnu gibi uzanan kireçtaşı beyaz, aydınlık huzurlu kiliseyi ziyaret edip, üzerinde kocaman Cosquer Méditerranée[viii] yazan diğer beyaz yapının önüne geldiğimizde saat tam 15:33’tü. Cosquer ne demek, bu nasıl bir yer bilmesek de şaşırtılmaya açıktık, beklentilerimiz karşılanacak mıydı?

Notre Dame de la Garde – Koruyucu Meryem Ana Kilisesi’

Ama orada bir duralım. Her gittiğimiz yerde kaçık birileri bizi bulur, yoksa biz mi onları! Yokuş aşağı limana doğru inerken, yerli ve yabancı turistlerle dolu otobüste saçlarını bir kız çocuğu gibi iki yandan örmüş olan kadın bir anda bağıra bağıra şarkı söylemeye başladı. Lalalalaaa… “J’aime Marseille[ix], hahahahaaa… Aslında ben Marsilyalı değilim, Bouche du Rhone’luyum. Haahahahaaa. Bizim oralılar çok gevezedir, aynı benim gibi. Lalalalaaa…” Tintin’den fırlamış naif bir Bianca Castafiore. Çınar yanımda, kadına sadece biz tepki veriyor, gülümsüyoruz, gözlerinin içine bakan gerçek Akdenizliler olarak. Utangaç turistler ne yapacaklarını bilemez halde. Allah’ım nasıl bir neşe patlaması. Otobüsten inerken bizi küçük bir reverans yaparak selamlıyor. İşte o anda dedim ki bu Marsilya seyahati bize iyi geldi, gelecek; sürprizler derdi tasayı süpürecek…

~

Cosquer Méditerranée

Sapı yarım olan, buharsız ütüler vardı eskiden. Onu ters çevir, işte sana La Villa Méditerranée. Sap kısmı denizin hatta yerin içine gömülmüş, kocaman döküm demir tabanı havada asılı kalmış. Cam, paslanmaz çelik ve brüt betondan oluşmuş, albenisi yüksek ters yüz bir yapı. Suyun üstünde yüzen dubaların taşıdığı yılankavi açık bir koridordan içeri giriyorsun. Kulaklıklarını takıp asansörle yerin altına iniyorsun, mağaraya. Burası bir deneyim merkezi, ortada su varmış hissi vermişler, ancak yok. Yuvarlak, kendi başına, susuz su yolunun içinde hareket eden ve bir rotayı izleyen taşıtlara biniyorsun. Kulaklıklar anlatıyor, biz meğerse Cassis’in oralarda bir yerlerde yerin altındaymışız. Dört buçuk yıl önce üzerinde soluklanıp altını merak ettiğim dantel koylardan Calanque Morgiou’nun dibine dalmış bulunuyoruz. Yerin 36 metre atlındayız. “Hayat ne acayip değil mi, içtenlikle sorunca ve az sabredince yanıtını er ya da geç veriyor.” diye fısıldıyor kulağıma bir ses. Hades’in bu kadar insan canlısı ve misafirperver olduğunu bilmezdim. Konuklarını daima alıkoyması cabası.

Cosquer Méditerranée – Giriş

~

Genç dalgıç Henri Cosquer bir yandan dalış dersleri verirken diğer yandan kişisel dalışlarına devam ediyor ve o gün:

Mağaraya oyulmuş bu gözü, dalışlarım sırasında onlarca kez görmüştüm, ancak bu tüneli daha yakından inceleme fırsatım hiç olmamıştı; 1985 yazının sonlarında, tamamen doğaçlama bir şekilde bu eksikliği gidermeye karar verdim.

36 metre derinlik, az zaman, az hava… Fırsat karşımda, çok cazip. Önümde, iki metre genişliğinde ve bir metreden biraz fazla yükseklikte bir açıklık var; içine dalmaya karar veriyorum. Fenerim olmadığı için, mercanların kızıl-kahverengi gölgesinde bu deliklerde yuva yapan istakozların kaçışını izleyemiyorum.[x]

Les Calanques Milli Parkı – Koylar

 İlk denemede daha ileri gidip içerilere göz atacak kadar hava yok tüpünde. Yıllar sürecek bir macera başlayacak Henri için. Bir yandan işine devam edecek, diğer yandan ara ara mağarasına geri dönecek. Ki o mağara herhangi bir mağara değil. “Ölümü gördüm!” diye ifade edecek ışıksız ve yapayalnız kaldığı diğer bir dalış gününü. Ödü patlayacak. Dalıştan önce kaç kere kontrol ettiği iki fenerinin ihanetinden çok, en çok kendisine sinirlenecek. Bir dalış eğitmeni olarak, güvenliği olmazsa olmaz saymasına karşın başına gelenleri kabul etmesi, kendine gelmesi, belki de kendini affetmesi üç yılını alacak. Bu süreçte, başta kimselerle paylaşmayacak ma grotte [benim mağaram] dediği mağarasını.

Les Calanques Milli Parkı açıkları

Dalış dünyası böyledir. Sessiz, gizemli, keşiflerini kıskançlıkla saklayan. Yakınlarımıza bile kırıntılardan fazla bilgiyi çok görürüz, o suları zaten bilenlere kırıntıdan birazcık fazlasını sunabiliriz; ama asla daha fazlasını değil. Herkes kendine saklar. Bu oyunda, bir keşfi başka bir dalgıçla paylaşmak ancak farkına varmadan mümkün olur. Ta ki, o gün gelip de suç ortaklığı ve rekabet karışımı bir durum sizi bilgi paylaşmaya yönlendirinceye dek.

1988 sonbaharında aklından hiç çıkaramadığı mağarasının yakınındadır ve bir saatlik boşluğu vardır. Geçen üç yılın -bir rahibin şeytan çıkarması misali- korkusunu bünyesinden söküp attığını söyler. Birkaç yıl daha geçer, üç arkadaşıyla dalarlar sualtı mağarasına. Yavaş yavaş keşfederler. Veee…

Yanımda arkadaşım Yann; mağaradaki salonun sağ duvarının yakınındayız ki, ışığım aniden tuhaf bir şekle dokunuyor. Şaşkın, geri dönüp fenerimi tekrar o yöne çeviriyorum; şekil tuhaf bir şekilde, kayaya boyanmış bir ele benziyor. Görüntü çok bulanık olduğu için hemen bir sonuca varamıyorum, ama şüphe zihnimi ele geçiriyor. Bu mağarada benden önce başka bir insan bulunmuş olabilir mi? Başka bir balıkadam denizin altındaki bu sularda yüzmüş ve sırf eğlencesine elinin resmini yapmış olabilir mi?

Arkadaşları, yüzeye çıktıklarında Henri ile dalga geçiyorlar önce. Mağaranın kâşifi olmadığını ima ederek. “Nasıl olur da bu boyaları buraya kadar getirmiş olabilirler?” diyor biri. “Henri sen sakın yeni bir Lascaux keşfetmiş olmayasın” lafı ağızdan çıkıveriyor ötekinin. Yoksa, yoksa prehistorik akrabalarımız…

Cosquer Méditerranée – Sergileme Alanı

~

1960’lar, New York. Profesör Haig Manoogian’ın ileri düzey film yapımı dersindeyiz. Konuk konuşmacı Jerome Hill’i bekliyoruz. Heyecanlıyım çünkü Haig bize Hill’in Albert Schweitzer hakkında yaptığı belgeselle Oscar kazandığını ve ayrıca ressam Grandma Moses hakkında yenilikçi bir film çektiğini söylemişti. Sınıf arkadaşım Marty Scorsese’nin aksine, Hollywood’a gitmenin hayalini kurmuyorum. Ben bir belgesel film yapımcısı olmayı umuyorum. Cinéma vérité, belgesellerin estetik anlayışını yeni yeni sarsmaya başlıyor ve elde taşınan titrek kamera kullanımıyla mevcut ışık altında çekim yapma fikrine tamamen destek veriyorum…

…Hill biraz geç geliyor… Bize önceki filmlerinden birini değil, yapım aşamasında olan bir çalışmayı göstermeye karar verdiğini açıklıyor. Bunun, bir sinemacı olarak hayatı üzerine otobiyografik bir film olacağını ve ilham kaynağının Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”si olduğunu söylüyor… Hill’in belgesel formatıyla özgürce denemeler yapma cesaretini hayranlıkla izliyorum. Hill’in en iddialı eseri olan “Film Portrait”. Film, zamanı ve film görüntülerini tersine çevirerek, geçmişi şimdiki zamanla üst üste bindirerek zamanı yeniden ele alıyordu ve evet, Proustvari bir nitelik barındırıyordu… O zamanlar genç bir sinema öğrencisi olarak, sanatçı olma süreci hakkında şimdiye kadar yapılmış en iyi film olduğunu düşündüğüm bu film bende büyük yankı uyandırmıştı.[xi]

Le Panier

Ünlü belgeselci Alan Raymond’un gençlik anılarına dönerek kaleme aldığı bu makalede sözünü ettiği Film Portrait, Jerome’un en önemli çalışması sayılıyor. Film bir tıraş sahnesi ile açılıyor. Jerome tıraş olduktan hemen sonra aynaya bakarak:

İşte bu, ben olan ben; ya da, o anda var olmuş olup, ama bir daha asla ben olmayacak olan ben. Korkarım ki şu anki ben bile bir film karesi süresi kadar bile uzun yaşamıyor. Bir an olsun içinde bulunduğun ana tutun, yalnızca bir saniyeliğine, çoktan geçip gitti bile.[xii]

Henri’nin anılarını anlattığı kitabı ise yine bir sakal hikayesiyle açılıyor. Tesadüf mü?

Bana Barbü [sakallı] derler… yirmi yaşımdan beri suratımın her yerinden fışkıran sakallarım yüzünden; itiraf etmeliyim ki, bu sakal bana biraz tarih öncesi bir hava katıyor. Tam da bu yaşlarda, kıl sistemimin canlılığının deniz sevgimle pek uyuşmadığını anladım.

İnsan gibi görünmek için günde iki kez tıraş olmam gerekiyordu, özellikle de akşamları romantik bir randevum olduğunda ve bu tekrarlanan tıraşlardan tahriş olan cildim, sonunda denizin tuzlu suyuna dayanamaz hale geldi. Bir seçim yapmam gerekiyordu ve ben de tıraş bıçakları fırçaları, köpükleri ve jiletleri sonsuza dek hayatımdan çıkarmaya karar verdim.

 En başta ne demiştim: “Seninle iki meraklının, hayalperestin öyküsünü paylaşacağım. Zengin oğlan, fakir oğlan hikayesi. Bilmem hiç karşılaşmışlar mıdır? … Karşılaşmamış olsalar da biliyoruz ki hayallerini aynı yerde hayata geçirmişler, biri Cassis’in üzerinde diğeri altında.” Biri yirminci yüzyılın başında sakallarını keserken sanatıyla zamanı sorguluyor, diğeri sakallarını bir ömür boyu koruyacak olmasını anlatarak başladığı kitabında bizi milattan tam otuz bin yıl öncenin sanatına götürüyor. Hayallerinin peşinden koşan iki adam Cassis’in altını üstüne, sanatı ayağımıza getiriyor.

~

Marie, Alpler’deki keşif gezisinden döndü; tam da mağarada çekilen fotoğrafların banyo edilmiş hâllerini aldığım gün. İkimiz de heyecanla fotoğraflara bakıyoruz; özellikle de boyalı eli gösteren diapozitife. Bir el mi? Hayır, üç.

Sağ tarafta, daha küçük iki el daha beliriyor; çıplak gözle fark etmediğimiz eller. Mekânı yeniden zihnimde canlandırınca anlıyorum ki, o noktada kaya, arkasında kalan bu iki ek eli gizleyen bir çıkıntı oluşturmuş olmalı.

©Getty – Henri Cosquer / Gamma-Rapho

Henri durumu anlar anlamaz ilgililere haber veriyor ve bilimsel araştırmalar başlıyor. Milattan otuz bin yıl kadar önce, Cosquer Mağarası açıklarında deniz seviyesi bugünkünden 120 metre daha alçakmış. Kıyı çizgisi mağaranın girişinden 12 km uzakta bulunuyormuş ve mağara kuru durumdaymış. O dönemde homo sapiens grupları bu alanı ziyaret ediyor, ancak burada yaşamıyorlarmış. Karbon 14 tarihlendirmeleri, mevcut verilere göre mağaradaki eserlerin yapıldığı başlıca kullanım dönemlerinin MÖ 33.000 ile MÖ 19.000 arasına denk geldiğini göstermekte. Yani hiçbir insan neredeyse yirmi bin yıldır bu resimleri insan gözüyle görmemiş, Henri’ye kadar. Tavanlar ve duvarlar üzerinde beş yüzden fazla grafik unsur kaydedilmiş. Cosquer Mağarası bugün, Avrupa üst paleolitik sanatının en önemli alanlarından biri olarak; Lascaux, Trois-Frères, Altamira ve Chauvet Mağarası ile birlikte anılıyor.

Cosquer mağarası, Venedik’in aksine sulara gömülmüyor, sular yükselerek mağaranın içine doluyor. Küresel ısınmayla doluş aşırı hızlanmış durumda. Son otuz yıldır yapılan çalışmalarla eserler bir yandan kayıt altına alınırken diğer yandan da kopyalanmış. İşte bizim Çınar ile gezdiğimiz yer La Villa Méditerranée’nin içine yerleştirilmiş Cosquer mağarasının restitüsyonu. Restitüsyon, geçmişte var olmuş bir yapı, eser, mekân ya da durumun; eldeki belgeler, izler ve bilimsel veriler kullanılarak aslına en yakın biçimde yeniden kurgulanması / tasvir edilmesi demek. Kléber Rossillon[xiii], Fransa’nın kültürel ve turistik mekânlarını tasarlayan ve işleten bir şirket. Cosquer Mağarası ve çeşitli mekânları nasıl şimdiki hallerine dönüştürdüklerinin hikayesinin yanı sıra, bir insanın neden ve nasıl böyle bir iş kurduğu bambaşka bir macera. Onu da başlı başına bir yazıda ele almak gerek.

Le Panier

Cosquer Méditerranée’den çıktıktan sonra Çınar ile Marsilya’nın tarihi mahallesi Le Panier’nin ara sokaklarında kayboluyoruz. Ev yapımı leziz İtalyan dondurmasını mideye indirip, dükkân sahibinin hediye ettiği meşhur portakal çiçeği suyuyla yapılmış navette kurabiyelerini -ki onlar bisküvi diyor- kemirirken sürpriz meydana çıkıyor yolumuz. Çınar dinlenmek istiyor. Kalem kağıdını çıkarıp resim yapmaya koyuluyor. Köşedeki seramik dükkânına girip, sanatçıyla sohbete dalıyorum. Birkaç çizgi ile harika bir siesta sahnesini resmetmiş toprağa. Karikatürümsü bir çizim, şirin bir kadını hamakta uzanırken tasvir ediyor, adeta yanına kıvrılıp uykuya dalıyorsun. Yıl 2026. Sanat ne, ne zaman başlamış, sanatçı kim, mağara resimleri sanat mı? Yanıtlar kısıtlı, anlaması zor, bazen de uyduruk; sorular derya, merak ise bendeniz.[xiv]

Cours Julien

Akşamüzerine doğru Marsilya’nın ve Avrupa’nın biraz bohem biraz hip mahallesi Cours Julien’e doğru yollanıyoruz. Onur ile buluşmamıza yarım saat var, bir sahaf görüp dalıyoruz. Tam karşımda büyükçe ve ciltli, duruyor, bizi bekliyor. Kapağın ortasındaki sakallı adam gözlerimin içine bakıyor. Kitabın adı: Cosquer Mağarası: Tarihöncesine Dalmak. Elimi atıyorum, Henri kitabı 22 Ekim 1995’te Cassis’te Marine, Delphine ve Juliette için imzalarken, aslında Fehmi, Çınar ve senin için imzaladığını nereden bilebilirdi. Ben sana her zaman söylemiyor muyum, her yazı kendisini yazdırır diye, er ya da geç.

~

Jerome filmini şu sözlerle bitiriyor:

Bu filmin başında zamandan söz ediyorduk; geçmiş zamandan ve gelecek zamandan. Ve bu yüzden şimdiki zamanı dışarıda bıraktık. Hakkında konuşulamayan bu geçici “şimdi” nedir? Gerçekten var mıdır? Benim için tek gerçek ve gerçerlik şimdiki zaman, yakalanıp sonsuza dek sabitlenen o ebedi andır. İşte bu, sanatçının yaratımıdır.

Cassis Limanı

 Henri’nin Luc Besson’un dilimize Derinlik Sarhoşluğu diye çevrilen Le Grand Bleu / Büyük Mavi filminin final sahnesinden söz ettiği bölüm bence buraya çok uyuyor.

Dostu Enzo’nun ölümüyle derinden sarsılan Jacques iyice içine kapanmıştır. O gece, odasının suyla dolup kendisini derinliklerde yunuslarla birlikte yüzdüğü halüsinasyonvari bir rüya görür. Sevgilisi Johana, onu burnu ve kulakları kanarken, yarı bilinçsiz bir hâlde bulur. Gerçekle hayal birbirine karışmıştır. Gece yarısı, Jacques ayağa kalkar, kendisini çaresizce durdurmaya çalışan Johana’yı aşıp, dalış yarışmalarının yapıldığı tekneye gider ve son bir dalış için hazırlanmaya başlar. Johana kalması için yalvarır ve hamile olduğunu açıklar; ancak Jacques, dalış ağırlığının bırakma ipini Johana’nın eline vermeden önce, dipte ne olduğunu görmesi gerektiğini söyler. Gözyaşları içindeki Johana, sonunda ipi çekmeye razı olur. Jacques aşağı inip 120 metre derinlikteki platforma ulaşır. O anda bir yunus belirir; ancak Jacques’a tam yaklaşmaz. Bunun üzerine Jacques dalış ağırlığını bırakır ve yunusu takip etmeye başlar; ikisi birlikte derinliklerin içinde… Mavinin lacivert, laciverdin siyaha döndüğü o an… Şimdi, durduğum yerden geriye dönüp bakıyorum da o onın rengi…

Zaman kasisin altıdan ve üstünden akıp geçmiş midir? Proust kaybettiği zamanı bulmuş mudur? Ya Jerome, ya Henri? Ya ben, hele sen?

Bir an olsun içinde bulunduğun ana tutun, yalnızca bir saniyeliğine, çoktan geçip gitti bile.

 Şimdi, durduğum andan geriye dönüp bakıyorum da…

Camargo Vakfı’nda kalırken.

[i] Jennifer Gosetti-Ferencei ,Hayal Gücü – Kısa Bir Giriş (Koç Üniversitesi Yayınları) , s:1

[ii] Birhan Keskin, Yeryüzü Halleri, Yapı Kredi Yayınları

[iii] https://www.landsnorkel.com/what-is-land-snorkeling

[iv] Jerome’un hayatın ilişkin bütün alıntılar bu ve alttaki linkten sağlanmıştır: https://camargofoundation.org/fr/a-propos/histoire-de-la-fondation-section

[v] https://www.jeromefdn.org/history

[vi] HLM, “Habitation à Loyer Modéré” (Uygun Fiyatlı Konut) anlamına geliyor, bizdeki karşılğını TOKİ olarak çevirmeyi uygun gördüm.

[vii] https://mucem.org/

[viii] https://www.landsnorkel.com/what-is-land-snorkeling

[ix] Marsilya’yı seviyorum.

[x] Buradan itibaren Henri’den yapılacak bütün alıntılar bu kitaptandır: Henri Cosquer, La Grotte Cosquer-Plongee Dans La Prehistoire, Solar

[xi] https://www.jeromefdn.org/sites/default/files/2018-06/Notes%20on%20Film%20Portrait.pdf

[xii] Film Portrait: https://vimeo.com/1145694559?fl=pl&fe=vl

[xiii] https://www.kleber-rossillon.com/

[xiv] TDK: Alçak gönüllülük göstererek ben yerine ve “köleniz” anlamında kullanılan bir söz.

Exit mobile version